Turkan Dagdelen kimdir? Tam Metin 2016-12-20T15:00:29+00:00

Türkan Dağdelen kimdir?
Gül Durulan Turan'ın kaleminden tam metin...

Türkan Dağdelen Muğla’nın Ortaca İlçesi’ne bağlı küçük bir köyde doğdu. Sürekli olarak beş kardeşine baktığından kendi çocukluğunu ve genç kızlığını yaşayamadı. Belki de hiç çocuk olamadan büyüdü. Çocukluğu hastalık, çeşitli zorluklar, yokluk ve sefalet içinde geçti. Bildiği tek oyun kuzular, koyunlar ve kaval sesi dinlemekti. Altı yaşında iken ürkek bir eşeğe ısrarla binmek istediğinde olanlar oldu. Bir hafta geçirdiği şokla kendini bilmez bir şekilde yattı. Mahallede çocukların elebaşı o idi. Komşu bahçelerinden meyve çalmak ve en yüksek ağaçlara tırmanmak onun en güzel uğraşları idi. Bütün bunların sonunda aldığı cezalar ve kulaklarının uzayıncaya kadar çekilmesi onu hiç yıldırmadı.

1970 yılında babası Almanya’ya giderken ona küçük bir zeytin ağacı ve kardeşlerini emanet etti. Giderken zeytin ağacına ve kardeşlerine iyi bakmasını tembih etmişti. Zeytin ağacı da kardeşleri gibi büyüdü, gelişti; fakat Türkan’ın babası bir daha geriye dönmedi. Okula başlama vakti geldiğinde köyünden ayrılmak ve Ortaca’ya dedesinin yanına gitmek zorunda kaldı.

İlerleyen yıllarda babası tüm aileyi Almanya’ya yanına almaya karar verdi. Bu arada Türkan, azmi ve hayata bağlılığı sayesinde böbrek yetmezliğini de yenmişti. 1976 yılında İzmir’den kalkan uçak onu yeni ufuklara ve maceralara götürmüştü. Yaşının küçüklüğü sayesinde Almancayı çok kolay öğrendi. Ortaokul ve meslek lisesini zorlukla bitirdi. Çünkü okul ve öğrencilik yılları onun kara günleri olmuştu. Frankfurt’ta büyük bir otelde 3 yıllık otelcilik eğitimine başladı. Son 6 ayda ise Hollandalı şefi ile tartışarak diplomasını alamadan ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonraki yaşamında hep büyük otellerde çalıştı.

1988 yılında Almanya’dan Türkiye’ye tatile gelirken Bulgaristan’da geçirdikleri trafik kazasında annesini kaybetti. Bundan sonra hayatı değişti. Kardeşleri ile birlikte tekrar Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı.

Dalaman Hava Limanı’nda özel bir şirkette yer hizmetinde çalıştı. Ancak bir sezon dayanabildi. Bu kez yine bir özel hava yoluna hostes olarak kabul edildi. Yeni işine başlamayı beklerken 1994 yılında üç aylığına İngiltere’ye gitti. Üç ay için gittiği İngiltere’de tam on üç yıl kaldı. Bu arada birçok ülke gezdi. Maldiv’lerdeki tsunami felaketinden son anda kurtuldu. Sri-Lanka’da gönüllü olarak kimsesiz çocuklar için çalıştı. Daha sonra Hindistan’a tatil için gittiğinde bu kez de sahipsiz hayvanlar için çalıştı. Kaldığı otele sadece yıkanmak için uğrardı.

Aradan yıllar geçtiğinde, hayalindeki küçük ama sevimli restoranını açmak üzere Ortaca’ya döndü. Fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Tesadüfen karşılaştığı, tecavüze uğramış o zavallı siyah köpek gözleri ile ondan yardım istediğinde bütün hayatı değişti. Artık önünde bambaşka bir sayfa açılmıştı.

Sokak hayvanlarının gördüğü inanılmaz işkenceler, halkın ve belediyelerin yaptığı hayvan katliamları ve zehirlemeler onu kahretti. Hayvanların açlıktan öldüğünü, ölmeyenlerin ise dağlara atıldığını görmek onu farklı boyutlara taşıdı. Çöplükte bulduğu bir kedicik, köpekcik derken artık dönülmez bir yola girmişti.

İnsanların acımasızlığı ve merhametsizliği, halkın oyları ile başa gelen belediye başkanlarının beceriksizliği ve basiretsizliği, hatta hayvanlara yaptıkları korkunç işkencelerle muhattap oldukça konuya daha çok eğildi. Belediyelerin 5199 sayılı yasayı 5199 kez ihlal etmiş olmalarına ve orta çağdan kalan insanlık dışı zihniyetle yaptıkları katliam ve zehirlemelere isyan etti. Tam da o sıralar Ortaca Belediyesi bir anne ve altı yavrusunu katledilince çaresizlikten tükendiğini hissetti. Antalya’daki Varsak katliamında devlete baş kaldırmayı, isyanı öğrendi. En önemlisi devlet kurumlarına dilekçe yazmayı, yetkililerden randevu almayı öğrendi, kurumsal çalışma ve örgütlenmenin bilincine vardı. Bu arada sadece adı olan ama hiçbir icraatı olmayan bir hayvan koruma derneğini üzerine alarak hayata geçirdi. Hayatının en büyük düşü olan, portakal bahçesi içindeki lokanta hayali artık bir sis perdesinin ardında ve çok uzaklarda kalmıştı.

Kararlıydı; bir daha ardına bakmadan Tanrı’nın ona açtığı bu kutsal yolda yürüyecekti.

Sivil toplum örgütlerinin demokrasi gereği olduğunu öğreniyor ve kavrıyordu. Görevini yapmayan, ihmal eden ve cana kast eden kurumlarla amansız bir mücadeleye adadı kendini. Sayısız eylemler ve protestolar yaptı. Yüzlerce şikâyet dilekçesi yazdı ve hiç yılmadı.

Ölü bir köpeği, o zamanki Belediye Başkanının masasına çarptı. Ormanda yaptığı günler süren açlık grevi ise Türkiye genelinde ses getirdi. Yol arkadaşlarından büyük destek gördü.

Sayısını hatırlayamayacak kadar hayvan kısırlaştırdı ve sahiplendirdi. Onları besledi, aç olanları doyurdu. Hastaları tedavi etti. O artık bu kutsal camianın Florence Nightingale’i olmuştu.

Ne yazık ki bağnaz insanlar çoğunlukta idi. Defalarca tacize, iftiraya uğradı. Arabasının lastikleri kesildi, aynaları kırıldı. Üç kez evine girdiler. Yatağının üzerine zehirlenen bir köpek bıraktılar. Fiziksel saldırılara uğradı. Bütün bunlar onu yıldıracağına, keskin bir kılıç haline getirdi. O artık savunmasızların, suskunların, dilsizlerin sözcüsü, avukatı ve en önemlisi, annesi olmuştu.

Kaç kez bırakıp kaçmak istediyse de kendi yüreğinden ve onların gözlerinden kaçamadı.

Ormanlarda baktığı dostları onu hep bekledi. Bu arada tüm birikimini de bu yolda harcamıştı.

Dönemin çevre belediye başkanları bakımevi kurmak istemiyor ve hayvanları bir şekilde ortadan kaldırıp yok etmeyi tercih ediyorlardı. Dalaman’ın eski Belediye Başkanı ise kraldan çok kralcı bir tavırla “Ben ne istersem o olur! İte, bite para harcamam” diyerek var olma hakkını yok sayıyordu. İlkel belediyelerin tek ve acımasız çözümü öldürmekti. Seçimlere bir yıldan az bir süre kaldığında, Dağdelen kararını vermişti. Ya ülkeyi terk edecek ya da seçimlere kadar sabrecekti.

Ani bir kararla yatırım amacı ile aldığı 8 dönüm araziyi yok pahasına sattı. 2009 seçimleri sonunda Hasan Karaçelik başkan olmuştu. Hasan Karaçelik’in başkan koltuğuna oturmasından sonra Dağdelen’e yapılan haksız iftiralar, suçlamalar, saldırılar, hakaretler azalmaya, zamanla da kesilmeye başlamıştı.

Mücadelesine eskisinden de güçlü olarak devam etmeye başladı.

Bütün azmini, hırsını, çaresiz ve dilsiz hayvanların bakışlarından alıyordu.

Kafka: “Bütün soruların cevapları, bir köpeğin bakışlarında gizlidir.” diyordu. Dağdelen işte o bakışları anlıyor ve onlarla göz teması kurup, konuşuyordu. En önemlisi onların istediği sevgiyi yüreğinden onlara akıtıyordu.

Ortaca ve Köyceğiz belediyelerinin desteğini alarak, yavaş da olsa yol almaya devam etti.

Uzun bir mücadele sonunda şahsi parası ve imkânları ile HAYDOS BAKIM EVİ’ni kurdu.

Bugün kendi yönetimi altında olan Bakım Evi’nde aralarında yaşlı, kör veya hasta olan 600’den fazla köpek, 150 kadar kediye ve çok yaşlı bir katıra bakım hizmeti vermektedir. Çok yoğun çaba sonucu yanına aldığı iki belediye işçisinin yardımı ile kozmosun kendine açtığı bu bilinmez, uzun yolda ilerlemektedir.

Elleri manikürsüz, dudakları rujsuzdur. Buna rağmen Dağdelen güzel bir kadındır. Çünkü o, zamanını toprakla, ormanla, hayvanlarla uğraşarak geçiriyor. Onlarla konuşuyor, dertleşiyor. Tüm güzelliğinin sırrı da burada saklı.

Gücü ise soyadında saklıdır.

Yazan: Gül Durulan Turan